Ruhsal yorgunluk çoğu zaman fark edilmeden ilerler. İnsan sabah kalkar, işine gider, ilişkilerini sürdürür; her şey yerli yerinde gibidir. Ama içeride bir şey eksiktir. Ne tam bir mutsuzluk ne de belirgin bir kriz… Daha çok, kendine geç kalmışlık hissi.

Psikolojik olarak bu durum, tükenmişlikten çok önce ortaya çıkar.
Ve çoğu zaman “ben iyiyim” cümlesinin hemen arkasına saklanır.

“İnsan iyi olduğuna ikna olmaya çalıştığında, genellikle iyi değildir.”


Ruhsal yorgunluğun temelinde çoğu zaman aşırı çaba değil, sürekli uyum vardır.
İstemediği hâlde anlayışlı olmak, sınır koymak yerine idare etmek, rahatsızlığı mantıkla bastırmak… Zihin bu yükü bir süre taşır. Ancak duygular er ya da geç kendini hissettirme yolunu bulur.

Bilimsel açıdan bakıldığında, uzun süre bastırılan duygular zihinsel enerji tüketir. Bu da karar vermekte zorlanma, isteksizlik, anlamsızlık hissi gibi belirtilerle kendini gösterir. Kişi tembel değildir; sadece iç dünyasıyla teması zayıflamıştır.

“Ruh yorulduğunda insan durmak ister; dünya ise ondan hızlanmasını bekler.”

Ruhsal yorgunluk bir arıza değil, bir mesajdır.

İnsanın kendine fazla uzaklaştığını haber verir. Bu mesajı susturmak yerine dinlemek, her zaman büyük değişimler gerektirmez. Bazen sadece dürüst bir fark ediş yeterlidir.

Çünkü iyileşme çoğu zaman “daha iyi olmak”la değil, olduğun hâle temas edebilmekle başlar.

“Kendinle yeniden temas etmek, hayatta yapabileceğin en sessiz ama en radikal şeylerden biridir.”